|
|
|
 |
Yüz Yüze / Derin Gezer
Güncel bir konu olduğu için, internet'te kurulan
arkadaşlıklar, sanal sohbet, hatta aşk, çeşitli
ortamlarda sıkça sorgulanır oldu. Hatta daha da
ileriye gidilip, internet'in insanları
ilişkilerde gerçeklikten uzaklaştırdığı,
"kişilerin kendilerini olduklarından farklı
gösterdikleri" dikkat çekilen konular arasında.
Ben ise bu konunun, bu yaklaşımlardan biraz daha
derin olduğunu düşünüyorum. Bu konudaki
düşüncelerimi, bana sıkça sorular soran bir
okuruma, sorularına daha çabuk yanıt verebilmek
için (hayatımda 2. kez) icq numaramı verdiğimde,
aldığım;
"- Daha kolayı var! -(okur telefon numarasını
veriyor)- Ben chat yapmam da!"
cevabından sonra kafamdan şimşek gibi;
"- Ben de telefonda konuşmayı sevmem! Yakın
otursaydık da, yakınlardaki bir kahveye gidip
bir çay içseydik!" diye cevap vermek geçince,
kafamda iyice toparlamış oldum.
Her şeyden önce, sanırım telefon da ilk kez
ortaya çıktığında, insanlar aynı tür girdaplara
düşmüşlerdir. Sadece sesini duydukları bir insan
karşısında, acaba nasıl birine benziyor,
mimikleri yüz hatları konuşurken neler söylüyor,
kıyafeti nasıl, gibi sorulara cevap verememenin
sıkıntısını yaşamışlardır. Halbuki konuşmacı, o
sırada yanındaki kız arkadaşının bacaklarını
okşuyor olabilir. Ya da çok ciddi bir iş
görüşmesi için yapılan, saygı dolu bir
konuşmayı, üzerinde iç çamaşırlarıyla, ya da
yanındaki arkadaşına boş ver gibisinden ağız
yamultmaları yaparak sürdürüyor olabilir.
Günümüze baktığımızda ise, insanoğlunun telefona
hemen alıştığını ve hem kendisini, hem de
"sosyal ilişki" biçimlerini de bu alışkanlık
doğrultusunda değiştirdiğini görüyoruz.
Bizim eve (İstanbul Suadiye!) telefon, ilk
başvurduğumuzdan, daha doğrusu ben
hatırlamıyorum annemler evlenir evlenmez
Fatih'ten başvurmuşlar, tam 18 sene sonra geldi.
Komşularımızın, ve en yakın mahalle
arkadaşlarımın hiç birisinde, babaları doktor
olanlar hariç, telefon yoktu.(1972)
Komşular, ya da yakın dostlar, ve aslında
çevremizdeki tüm insanlar için tek "sosyal
ilişki" kurma şekli, biraz yürüyerek, "sosyal
ilişki" kurulacak kişinin kapısındaki zili
çalmak, biz çocuklar içinse, aramızda
belirlediğimiz şifreli ıslığı, "sosyal ilişki"
kurmak istediğimiz arkadaşımızın balkonunun
altına giderek hızlı bir şekilde çalmak olurdu.
Yani uzun lafın kısası "sosyal ilişki" şekli
bizim çocukluğumuzda, hatta gençliğimizde,
telefon olmadığı günlerde, "yüz yüze görüşmek"
şeklinde başlardı ve "yüz yüze görüşmek"
şeklinde sürerdi.
Ne kadar hazindir ki, bugün neredeyse en çok
yadsınan ve garip gelen şey olan, "bir insana
telefon etmeden, ona çat kapı uğramak", o
günlerin yegane "sosyal ilişki" biçimiydi ve
açıkçası kimse de bundan şikayetçi değildi.
İnsanlar için, birbirlerini doğal ve gerçek hali
ile görmek, o hali ile sevmek, ayrı bir lezzet,
ayrı bir mutluluk kaynağı idi. Bu yüzden
insanlar birbirlerinden ve kendilerinden
korkmazlar, birbirlerini gerçek manada
tanıdıkları için birbirlerine güvenirler,
gönüllerini ve kapılarını sevdikleri insanlara
ardına kadar açarlardı.
Şimdi kimilerimiz "privacy" yi yani, Türkçe'sini
nasıl bulayım şimdi ben, bakın Türkçe'de
kelimesi bile yok!?, hadi "özel hal" diyelim,
savunabilirler ve haklıdırlar da. Kişilerin
yalnız kalmaları gereken durumlar çoktur.
Özellikle kimileri çalıştıkları ve konsantre
oldukları vakit dikkatlerini toplayabilmek adına
yalnız kalmak isteyebilirler. Ancak bununla
samimiyetsizliği, entrikayı, yalan ve dolanı
birbirine karıştırmamak gerek. Karşımızdaki
kırılmasın kisvesi altında, "yalan söyleme"yi,
nedense hiç kabullenemedim ve aynı yere
koyamadım.
Hele gözümün önüne, saygısızca, ne yaptığını hiç
düşünmeden, sekreteri iki adım ötedeki telefonda
başka birine " - Şu anda toplantıda efendim!"
derken, elini ve kaşlarını yukarı, yukarı
kaldırıp indiren o sözde iş adamları gelince,
sinirlenmeden edemiyorum. Ne kadar kanıksanıyor,
ve hayatımızın içine doluyor değil mi, yalan
söylemek? Yani ne kadar duyarsızlaşıyoruz yalan
söylemeye. Bu iş kolay olanla başlıyor,
telefonda, internette, yani aksinin ispat
edilmesinin zor olduğu bir durumda. Aynı
sekreter, yüz yüze konuşurken yalan söylediğinde
yüzü kızaracak biri iken, bir süre sonra hiç
zorluk çekmeden, örneğin şimdi uğraşmayayım
diye, erkek arkadaşına da yalan söyleyebilir
hale geliveriyor günümüzde.
Biraz daha derinleştirirsek, madalyonun başka ve
enteresan bir yüzü daha çıkıyor ortaya.
Haberleşme kolaylığının ticaret ve üretim
alanında sağladığı kolaylıkları düşündüğümüzde
faydası göz ardı edilemez boyutta, ancak olayı
bir de "insan ilişkileri" bağlamında
değerlendirdiğimizde sonuç pek de iç açıcı
değil. Zaten ticari sistem, bizim anladığımız
anlamda bir "insan ilişkisi" biçimine temelde
ters düşmekte, hatta karşı çıkmakta. İçinde
bulunduğumuz yaşam biçiminin bize dayattığı şey,
her anlamda "karşısındakinin rakibi olma hali"
dir. Yani bu düzen aslında bizden eski anlamda
dost olmamızı değil, birbirimizle rakip olup,
daha fazla ve daha kaliteli(!) üretmemizi
öngörmüyor mu? Ve biz bu sistemin yarattığı
olanaklardan yararlanmıyor muyuz? O zaman
bozulan insan ilişkilerinden, aile
ilişkilerinden de şikayet etmeye hiç hakkımız
yok. Hele benim gibi yalan söyleyen sekreteri
kafaya takmak, bir çeşit ruhsal hastalık olsa
gerek.
Hele şu meşhur, "ilk iş görüşmesi" ne gidiş,
insanoğlunun yaratmış olduğu en samimiyetsiz
ilişki anı değildir de nedir? Yüzlerce kişi
içerisinden biri olarak sizi kolay
seçebilmeleri, ya da aslında daha kolay
eleyebilmeleri için, kısa ve öz olması gereken
bir C.V. yazarak, yarış atı muamelesi görmek, ne
kadar onur kırıcıdır. Hiç tanımadığınız, belki
de dolandırıcılık ve soygun peşinde koşan bir
şirketin görevlileri karşısında nazik davranmaya
çalışmak ne kadar zordur. Yapılmayan, ya da
yapılıp da söylenmeyen hobiler, konuşulamayan
lisanlar eşliğinde, kendi kendisine, gerçekten
sevip benimseyebileceği bir iş olmadığını bile
bile, ben bu şirkette çalışmaktan çok
hoşlanacağım, diye yalan söyleyen insanın
kendisinden tutun da, sizin iyiliğiniz bizim
için ön planda, diyen şirket yetkilisine kadar
herkes, yapılan iş, ya da sürdürülen ilişki
süresince kanıksanana kadar devam eden, bu
yalanlar ve samimiyetsizlikler zincirine boğazı
dolanarak boğulmuş ve kendisine yabancılaşmış
olan yaratık, "insan" ın, ta kendisi değil
midir? Bu durumu ancak, gerçekle ve yaşamla
yüzleşmekten korktukları için, görmezlikten
gelenler, daha da kötüsü, savunanlar olabilir.
Karşılaştığımız bu duruma alternatif, farklı bir
model önermeden bu yazıyı bitirmek olmaz.
Dünya'yı ve yaşamı farklı algılamamı sağlayan
dostlarımdan biri de E. abi dir. E. abi, aslında
bir arkadaşımın babası. Ülkemize büyük faydaları
dokunmuş, tanınmış bir bilim adamı. E. abi'nin
evine ilk girdiğimde saat gecenin 3'ü idi ve
aşağı yukarı kızlı erkekli sekiz kişiydik.
Gürültülü bir şekilde eve daldığımızda, evdeki
eşyaların sıcaklığı ve bizim için hazırlanmış
olduğu izlenimi, bizi sessizliğe davet etti. İki
buzdolabından birini açtığımızda, içerisinin bir
orduya yetecek kadar içecek ve yiyecekle dolu
olduğunu gördük. Ayrıca müzik, sinema ve diğer
sanat eserlerini izleyeceğimiz bir sürü alet,
edevat ve en önemlisi kütüphane hizmetimize
hazır bir şekilde önümüzde duruyordu. E. abi
salonda yoktu, yatıp uyumuş, ya da içeride
olduğunu, sıkı sıkıya kapanmış evin içerisine
doğru ilerleyen gizemli bir koridor kapısından
anlıyorduk. Ve bu kapalı duran kapı, bize, daha
E. abi ile seneler sürecek olan yakın
dostluğumuz boyunca, "privacy" nin, yani"özel
hal" in ne olduğunu ve nasıl davranılması
gerektiğini bize, hiç konuşmadan sessizce
anlatacaktır.
Sabah olduğunda, ben uyumamış, hukuk okuyan bir
arkadaşımla bir şeyler tartışıyorduk, birlikte
geldiğimiz diğer altı kişiden, kimileri orada
bulunan hoş ve sıcak battaniyeleri üzerlerine
çekmiş, birbirlerine sarılmış kedi gibi
uyuyorlar, kimi bir kitap okuyor, kimi de
videoya koyduğu bir filmi sessizce sabah
olmasına rağmen seyrediyordu. E. abi kalktı,
bize kısaca gülümsedi ve mutfağa giderek
kendisine bir kahvaltı hazırladı. Akşamdan
kalmış olmamızdan, sere serpe evinin salonuna
dağılmış olmamızdan, en ufak bir rahatsızlık
duymadan, bizimle birlikte aynı masaya oturarak
kahvaltısını etti, bir iki şey konuştuk iş
hayatı ile ilgili ve daha sonra özür dileyerek
kalktı ve işe gitti.
Daha sonraları, gecenin kaçında olursa olsun,
paspasın altındaki anahtarı alarak dahi
girdiğim, ve birbirinden güzel insanlarla
tanışıp kaynaştığım bu evde, anladım ki, E.
abinin mülkiyet anlayışında bazı farklılıklar
vardı. O evinin salonundaki, kitaplarından, t.v.
cihazlarından ve diğer eşyalarından çok,
insanlara önem ve değer veriyordu. Evinin
salonunu, sokak ile yatak/okuma odası arasında
bir yarı kahve, yarı komünal bir alan haline
getirmiş, oranın iaşesini ve techizatını
sağlamış ve oradan geçip, giden yada doğal
seçimle kalan kaliteli ve hoş bir kalabalığa
bırakmıştı. Kendisi geceleri uykusu gelene kadar
bizimle sohbet eder ve sohbetin durumuna göre,
belirli bir saatte kalkar ve içeri geçer, diğer
insanlar orada yatar kalkar yer ve içerler ve
birbirleri ile tanıştıkları ve faydalandıkları
bu ortamı değil gürültüye boğmak, korumak için
ellerinden geleni yaparlardı. Aramızda en haylaz
olanlar bile o eve geldiklerinde uslanırlar ve
birlikte sohbet etmekten, arkadaş olmaktan zevk
alırlardı. Yoo, hayıflanmayın, E. abi bekar
değildi. İsveç'li bir ressam olan hanımı ile
birlikteliklerini anlatmak, bu yazının konusunu
fersahlarca aşar. Tüm bu anlattıklarım
içerisindeki en önemli detay ise, o eve gidip,
gelmeye başladığımdan 6 sene sonra dahi, E. abi
nin yatak ve okuma odasını görmemiş olmamdı. Ve
bu konudaki konsensüs aramızda da hiç
konuşulmadan sağlanmıştı.
Tahmin edebileceğiniz gibi, E. abi'ye gitmeden
önce telefon etmezdik. Ve edenler, ya da bu tür
davranış biçimlerini abartanlar, bu incelikleri
anlamamış olan, sıradan, ya da samimiyetsiz
insanlar olarak algılanır ve hafif alay konusu
olurlardı. Onlar hakkında genellikle ard niyetli
olduklarına dair öngörülerde bulunur ve zaman
içerisinde, çoğu zaman haklı çıkardık.
Demek ki, doğal neden olan; yalnız kalma ve bir
şeye konsantre olup üretme/çalışma halinin
dışında, genel anlamı ile "yabancı olandan
korkma", ya da türevleri olan, "özel hal"
bahaneleri ile, "telefon etmeden gelmeyin"
isteklerinin, ya da açık, bire bir ve "yüz yüze"
görüşmelerden kaçınılmasının ardında, ya bizim
mülkiyet saplantılarımız, ya da en önemlisi,
aslında kendimizden korkmamız ve kendimize
güvenmememiz rol oynamakta değil mi? Bunu
tartmak da bize, yani yine kendimize düşüyor.
Konumuza tekrar geri dönelim, ve bu tür iletişim
araçları ile "kişilerin kendilerini
olduklarından farklı gösterebilecekleri"
tehlikesine değinelim. Siz sanıyor musunuz ki,
insanlar ilk yüz yüze görüşmelerinde kendilerini
oldukları gibi gösteriyor? İlk buluşmamızda,
sevgilimize ne kadar gerçek yüzümüzü
gösterdiğimizi hatırlayalım? Öz kokumuzdan bile
rahatsız olup, parfüm sürmedik mi? O, kendisini
olduğundan farklı göstermeye çalışmadı mı? Bu
yüzden, hayatımız,"- Onu tanıyamamışım, gerçek
yüzünü görememişim!" lerle dolu değil mi? Peki
biz birlikte olduğumuz, ya da olacağımız
insanları nasıl tanıyacağız, onlarla gerçek
anlamda nasıl yakınlaşacağız?
Geriye cevap olarak, yine yalnızca, "- İnsanlara
doğal, samimi ve olduğumuz gibi yaklaşarak,
onların da doğal hallerine inip, onları
oldukları gibi severek, onlarla istedikleri ve
benimseyebildikleri konularda birlikte bir
şeyler üreterek ve paylaşarak, insanları daha
iyi tanıyabilir, sağlıklı ve kalıcı ilişkiler
kurabiliriz!" cevabı kalıyor. Kaldı ki, bu yolda
uğradığımız, ya da uğrayacağımız hayal
kırıklıkları da, en azından bu yolda bulduğumuz
can dostlarımız kadar bizi zenginleştiren
unsurlardan değil mi sizce?
En başa geri dönersek eğer, ben bu okurumuza
telefon etmek istemiyorum. Onunla yüz yüze
görüşmek istiyorum...
Kaynak : www.erkekadam.com |
|