|
|
|
Erkek > Mutlu
Evli Çift Vardır. |
Mutlu Evli Çift Vardır / Korkut Keskiner
Mutlu evli çift vardır. Biz mutluyuz. Beş yıla
geliyoruz, ve evli ve çocuklu olanlar bilirler,
birinci ve sonra ikinci çocuk bunalımlarını da
aştık ve gün geçtikçe birbirimizi daha çok
seviyoruz. Kritik olan ve burada tartışmak
istediğim şu: Sadece birbirimizi daha çok
seviyor olmamız bizi mutlu tutmaya yetmez ve
ikimiz de bunu biliyoruz.
Öncelikle şunu kabul etmek lazım. İnsanlar
yanlış insanlarla evleniyorlar. Çünkü evliliğin
gerçekte ne olup olmadığı konusunda,
kendilerinin ve müstakbel eşlerinin gerçek bir
evlilikte nasıl roller benimseyecekleri
konusunda bir fikirleri yok. İkincisi, çoğu
yalnız başlarına bir süre yaşamadıkları için,
ailelerinin empoze ettiği değerler bütünüyle,
kendi değerler sistemlerini oluşturmadan
evleniyorlar. Yani henüz birey olmadan, bireylik
hak ve kimliklerinin sınırlarını keşfetmeden,
“aslında” kim olduklarını öğrenmeden, neyin
onlar için vazgeçilmez, neyin uzlaşılabilir
olduğunu bilmeden. Üçüncüsü, karşı cinsi
yeterince tanımadan evleniyorlar. Bahsettiğim
tanımak karşı cinste hangi özellikleri
istediğini bilmek değil, hangi özellikleri
istemediğini bilmek. Yani en azından bir kaç
ciddi ilişki sonrası, partnerlerini neden
“artık” beğenmediklerini, neden “o insan”
olmadıklarını fark etmek, ve sonraki ilişkilerde
bu dersleri unutmamak. Dördüncüsü, insanlarla
değil, imajlarla evleniyorlar. Gece
uyandıklarında, uyurken bir bebeğe benzeyen ve
bu yüzden yanağını okşayıp üstünü örtmek
isteyecekleri biriyle değil, ulaşılmaz bir
ciddiyetle “cool” ve mesafeli duranlarla.
Sevdikleri değil, toplumun saydığı insanlarla.
Konuşacakları değil, sevişecekleri insanla. Daha
da ilginci, son yıllarda, fiziği güzel olanla
değil, imajı parlak olanla. Nedensiz, nasılsız,
sadece kim, ne zaman ve nerede sorularıyla.
Aslında bu kimsenin suçu değil. Maalesef,
gördüğümüz evlilikler genelde mutsuz oldukları
için, bu konuda “bir şeylerin yapılabileceğini”,
evliliklerin çabayla daha iyi, terim size garip
gelebilir ama, daha başarılı bir hale
getirilebileceğini bilmiyoruz. Zannediyoruz ki,
evlenmeyi düşündüğümüz insan bir piyango bileti,
büyük ikramiye de çıkabilir, “gelecek sefere”
umut da bağlanabilir. Kişisel tasarruf yok,
herşey külli iradenin kapsamında. Ama öyle
değil. Seçim tabii çok önemli, ama aslolan sizin
vereceğiniz emek. Bence her şey geçtiğimiz
yıllarda, Gülriz Sururi’nin programına çıkan
Güneri Civaoğlu’nun söylediği bir cümlede saklı:
“Karım bana kendisini sevmem için her gün yeni
nedenler veriyor.”
Bütün ilişkiler bir süre sonra, insanın
doğasındaki bencillik yüzünden yıpranıyor. Bütün
sevgiler eskiyor. Kısır döngüler ilişkiyi
yeniden üretme yeteneklerini iğdiş ediyor.
Elindeki asgariler insanın aç doğasına hiç
yetmiyor. Bunun nedeni şartlandığımız ve
bilmeden belki de dini ve ahlaki değerlerden
bile daha sofu ve kayıtsız ve şartsız
benimsediğimiz “terazi” kavramı. Yani
aldığımızla verdiğimizin dengesi. “Almadan
vermek Allah’a mahsus” gibi şartlanmalar.
Terazide gözünüz hep karşı tarafın kefesinin
sizin kefenize göre ne kadar dolu olduğunda.
Burada da kalmıyor bu tıkanma. Bir süre sonra
aldığınız ve verdiğinizin dengesi de önemini
yitiriyor ve “önce almak, sonra vermek”
şartlanması ve bitiş başlıyor.
Evlilik, belki unutanlar vardır, kuruluşu ve
tasfiyesi açısından, hatta günlük işleyişin ve
üye ya da ortakların arasındaki ilişkilerin
kanunlarla düzenlenmesi nedeniyle, şirketler,
dernekler, teşkilatlara çok benzeyen gibi bir
kurum. Ortak çıkar ve amaçların olduğu, bunlara
ulaşmanın ortak metotlarla denendiği bir
işbirliği. Saint-Exupery’nin tarif ettiği aşk
kavramına paralel, “aşkın göz göze bakmak değil,
birlikte aynı yöne bakmak olduğu” bir ilişki.
Ortak amaç, Dali ve Gala’da olduğu gibi bir
dahinin desteklenmesi de olabilir, ikisi de
memur çocuğu olan genç profesyonel bir çiftin ya
da bunlardan birinin sınıf atlaması da. Ortak
çıkar, evliliklerinin başarısız olduğunu
kimsenin kolay kolay iddia edemeyeceği hanım
politikacımız ve iş adamı eşi gibi şahsi
servetlerini arttırmak da olabilir, pazar
magazinlerinde ve sosyete dergilerinde
gördüğümüz çiftlerin, “cemiyet hayatında”
görünerek yarattıkları ekonomik ya da cinsel
potansiyel de. Bu ortak amaç ve çıkarları, ve
bunlara ulaşılacak yol planını eğer tarafların
ikisi de benimsiyorsa, o evlilik başarılı bir
evliliktir. Başarılı evliliklerin mutlu olması
şart değildir. Ve genelde, eşler, bazen mutlu
olmasalar da, istediklerine kavuştukları için
başarılı evliliklerden şikayet etmezler.
Mutluluk ise üzerinde bir çok filozofun fikir
yürüttükleri bir kavram. Bence evliliğe en
uygunu, bir önceki paragrafla uyum da sağlaması
nedeniyle, “başarı istediğini elde etmektir,
mutluluk elde ettiğini istemeye devam etmek”
tanımı. Elde ettiğinizi istemeye devam ediyor
musunuz? O zaman mutlusunuz. Artık istemiyor
musunuz, pekiyi o zaman istemeye devam etmek
için ne yaptınız? Kritik nokta Civaoğlu’nun
noktası. Siz ilişkiyi beslediniz mi? Çiçeği
suladınız mı? Benim kişisel katkım da şu: Bütün
ilişkiler bir süre sonra kısır bir döngüye
dönüşüyor. Eğer, egonuza yenilir ve “ben onu
mutlu etmek için bu kadar fedakarlık yaptım,
sıra onda” ve “neden ben, o yapsın” tuzaklarına
düşerseniz, negatif kısır döngü girdabına girer
ve kesinlikle mutsuz olursunuz. Kısır döngüyü
siz yaratın, ama pozitif olarak. Aslında bu da
bir alışveriş, ve burada da bir terazi var. Ama,
herkes kendi kefesini dolduracağına, siz onun
kefesini doldurun o sizinkini. Dengeyi böyle
kurmaya çalışın. Yani “onun beni mutlu etmesini
istiyorum, beni mutlu etmek için kendisini
borçlu hissetmesini istiyorum, o halde onu nasıl
mutlu edebilirim” kısır döngüsüne girin. Bu
karşılıklı olsun. Olmazsa, karşınızdaki buna
karşılık vermezse, zaten yazının başındaki
yanlışlardan birini yapmış ve yanlış biriyle
evlenmişsiniz demektir. Ama olursa, harika olur.
Bilinen hikayedir. Çeşitli versiyonları var.
Adam ölmüş, günahları-sevapları eşit. Seçimi ona
bırakıyor ve önce cehennemi , sonra da cenneti
gösteriyorlar. Cehennemde iki ucu da sonsuza
giden bir masanın üstünde bütün güzel yemekler,
cennet taamı, kuş sütü bile var. Ama masada
oturanların ellerindeki kaşıklar, kollarından
daha uzun. Kaşıklara doldurdukları lezzetleri
bir türlü ağızlarına götüremiyorlar. İşkencenin
en ölümcülü. Cennete gidiliyor. Masa aynı masa,
yiyecekler, hatta kaşıklar bile aynı. Ama
cennettekiler, uzun kaşıkları birbirlerinin
ağzına götürerek, hem karşılarındakileri
besliyorlar, hem de kendileri yiyorlar.
Yeryüzü cenneti zor değil. Terazide onun
kefesini doldurmaya başlayın. Pazar sabahları
gazete ve onun sevdiği pastanenin poğaçalarını
almaya gittiğinizde, sapları kısa da olsa, küçük
bir gül demeti alın, onu uyandığında görmesi
için yastığınızın üstüne koyun. Ona gereksiz ve
küçük e-mail’ler gönderir, gün içinde duyduğunuz
bütün komik fıkraları telefonla hemen ona
anlatın. Beraber gittiğiniz alışverişte,
kararsız kaldığında ona iki bluzu da alın.
Bütçeniz o sırada kısıtlı olsa da, size son
derece komik gelse de, onun istediği komik
mutfak ve banyo malzemelerini, onu teşvik ederek
hatta zorlayarak alın. Siz onu öyle görseniz de,
onun da ikna olması için dünyadaki en güzel
hamile olduğunu ona defalarca anlatın, size
doğuracağı -çünkü gerçekten onları size
doğurmaktadır- çocukları ne kadar heyecanla
beklediğinizi, üstelik çocukların ona ve onun
komik yanlarına benzemesini istediğinizi
söyleyin. Küçük bir çocuk gibi hissedip, büyük
bir insan olduğu için ağlayamadığında, ona
sarılın ve sadece saf şefkat gösterin. Emin olun
o da karşılığını verir, hem de belki de aslında
sizin hak etmemiş olduğunuz kadarını da verir.
Mutlu evli çift vardır, ama bunun için çaba ve
özen gösterdikleri için mutludurlar. Bu dünya
üzerinde çaba gösterilmeden elde edilen hiç bir
şey yok. “Allah öyle yarattığı” için sonsuza dek
süren mutluluklar da. Ama her şeyin size ve
tercihlerinize bağlı olduğu gibi bu da size ve
tercihlerinize bağlı.
Kaynak : www.erkekadam.com |
|