|
|
|
 |
Ezbere Onbir / Korkut Keskiner
Ezbere onbir sayabilen erkeklerden ol(a)madım
hiç. Bütün soyut ve somut konularda, fotoğrafik
özellikleriyle gurur duyduğum belleğim, başta
futbolcu isimlerini art arda sıralama olmak
üzere futbol konularında beni hep mahcup etti.
İstediğim, "bundan dört sene önceki falanca
maçta feşmekanın yerine oyuna giren filanca da
aynı pozisyondan doksana takmıştı" gibi uzman
bilgilerine sahip olmak bile değildi. Tuttuğum
takımın kadrosunu, elbette yedekleriyle, isim ve
sırt numaralarıyla bir nefeste sıralayabilmekti.
Olmadı hiç. Ergenlik çağında başka takımları
tutan arkadaşlarım, bana kendi takımımın
kalecisinin yedeğinin antrenman performanslarını
belletmeye çalıştıklarında, gerçekleri mi, yoksa
daha sonra dalgalarını geçmek için uydurma
bilgileri mi anlattıklarını anlayamıyordum.
Gazeteleri her Türk aydın aday adayı gibi en dar
açılı köşe yazılarına kadar okuyan ben, spor
sayfalarına da samimi olarak ilgi duyuyordum,
okuyordum, ofsayt kuralını biliyor olmanın haklı
gururuyla pozisyon analizlerini, maç
kritiklerini anlar gibi irdeliyordum, ama
gazeteyi kapattığımda isimler aklımdan
çıkıyordu. Hani yeteneksiz olsam, kötü bir
oyuncu olsam ve mahalle maçlarında en son ben
seçilsem, diyecektim ki, "oğlum Korkut, Tanrı
resim yapmanı ve şarkı söylemeni istemediği
gibi, futbol konusunda da bir nasip vermemiş
sana." Çok (u)mutsuzdum.
Ortaokul çağlarımda Pazartesi sabahları benim
için, Cumartesi öğleden sonraları "doğru"
giyinme-saç şekillendirme işkencesinden bile
daha tahammül edilmez oluyordu. Herkes, o
zamanlar tek kanallı televizyondaki programları
tam konsantrasyonla seyrettiğinden, bütün
takımların bütün oyuncularının bütün
performanslarını bilirken, ben kısıtlı
kapasiteme sığdırdığım, büyük takımların yıldız
futbolcularının golleri dışındaki bölümlerde,
duyma problemimden de gelen bir antrenmanla,
anlar gibi yapıyor, kafamı sallıyor, ve hep
yorum yapan arkadaşımın takımını haklı çıkaran
onay sesleri çıkarıyordum.
Lise yıllarında durum biraz daha farklılaşmıştı.
Kızların futbolu sevmeyen erkekleri daha çok
sevme ihtimali aklıma düşünce, erkek
arkadaşlarımın yanında bile, "ben çok sevmiyorum
abi futbolu" deme cesaretini gösterdim. Erkekler
futbol konuşurken ben kızlarla başka konular
konuşmaya başladım. Erkek arkadaşlarım benim
garip olduğumu düşünürken, hin oğlu hin
bazıları, benim aslında futbolu sevmeme rağmen
kızlara ilginç gelebilmek için böyle numaralara
başvurduğumu iddia ettiler. Kızlar ise beni
hayal kırıklığına uğrattılar. Evet, futbol
sevmeyen erkekler çok iyi arkadaş oluyorlardı.
Ama sadece arkadaş. Sonra erkekler futbol
konuşurken, kızların "kız konularını" kız-kıza
konuşmaları normalken, bu kısıtlı sürelerde bir
erkek arkadaş-sırdaş istemiyorlardı. Olsundu,
ben kızların arkadaşlığı için bu fedakarlığa da
katlanırdım. Hem arada farklı düşünen kızlar da
çıkıyordu.
Lise yıllarındaki bir diğer farklılık maçlara
gitme izniydi. Özellikle ortaokul yıllarında pek
gelişmemiş olan fiziğim -ben kendimin
büyüklüğünü de bilirim- ve ezilme tehlikesi
nedeniyle maça gönderilmezken artık maçlara
gidebiliyordum. Dünya rekoru kıran 2.Lig maçına
ve bir milli maça gerçekten gittim. Bunun
dışındaki maç izinlerini başka meşgalelerle
değerlendirdim. Okulumuz voleybol ve basketbol
dışındaki branşlarda Allah’tan faaliyet
göstermezdi de, her yıl, okul takımına kim
girdi-kim giremedi listelerini ezberlemekten
kurtuldum. Bunun iki faydası daha vardı: Okul
maçlarına bu sayede kızlı erkekli gidebildiğimiz
gibi, sadece 5 ya da 6 kişiden oluşan bir takımı
ezbere sayabilmek de daha kolaydı.
"Futbol sadece futbol değildir" ve "yirmi iki
adamın bir buçuk saat bir topun peşinden
koşması" algılamalarının uzlaşmaz çelişkisi
içinde geçen üniversite yıllarımda hayat yine
zorlaşmıştı Bir erkek yurdunda kalmayanların
asla anlayamayacağı -aslında erkekleri anlamanın
bir erkek yatakhanesinde bir süre yaşamaktan
başka yolu da yoktur- ciddiyet ve yoğunlukla
dolu tartışmaların dışında kalmak, siz
istemeseniz bile mümkün değildi. Kulüpçülük
kızdırmalarını savuşturmayı öğrenmiştim, ama
şimdi karşıma "tandem", "libero", "antrenman
dozajı" gibi yabancı dilde, ve belki de sadece
bu nedenle anlaşılmaz görünen kavramları,
anlamak ve kullanmak zorunda kalıyordum.
Sıkılıyordum. Dört yılda bir yapılan Dünya
Kupası okullar kapanmadan başlamasın diye dua
ediyordum. Çünkü etrafımdaki herkes, haritada
yerini kesinlikle gösteremeyecekleri ülkelerin
futbolcularını ve antrenörlerini, kuzenlerinden
bile(gerçek bir hikaye) iyi tanıyorlardı. Tam
finallerin sıkıştığı zamanlarda, olası çeyrek
finalistler beni hiç ilgilendirmiyordu.
Artık arkadaşlarım bana daha hoşgörülü
davranıyorlardı. Özgür düşünce ortamında,
futbolu sevmemek -elbette gizli eşcinsellik
şüphesini not etmek kaydıyla- daha normal
karşılanıyordu. Benim gibi insanların var
olduğunu öğrenmek, "artık yalnız değilim" hissi
benim de futbol konusuna daha objektif
yaklaşmamı sağlamıştı. Berberde, kahvede,
birahanede karşılaştığım diğer erkeklerin
futbolu neden bu kadar oburca sevdiğini
düşündüm. İnanmazsınız, bu konuda kitap bile
okudum. İkna olabildiğim bir sonuca ulaşamadım.
Anlayamadım. Futbol seyrederken doktorasını
yapmış arkadaşlarım, genç profesyoneller, hatta
köşe yazarları, dünyayla ve diğer bütün
zamanlarda kafalarını meşgul eden bir numaralı
süje olan kadınlarla bile bağlarını
kopartıyorlardı. Yolda arabayı durdurup, sıradan
çocukların oynadığı bir mahalle maçını seyretmek
için, ümitvar bir akşam yemeğine geç kalmayı
göze almak, veya normalde sırtüstü yatıp
dinlenmek -leşlik yapmak- isteyeceği bir hafta
sonu sabahının köründe, deplasmanlara koşmak,
anlayamadığım için saygı duyduğum tercihlerdi.
Ama terslik bendeydi.
Şunu fark ettim: Ben aslında futbol gurmesiydim.
Çok seçici olmak kaydıyla, güzel golleri,
çalımları, estetik mücadeleleri seviyordum.
Sevmediğim daha maç başlamadan "hala mı gol yok"
diyen mantık seviyesiydi. Benim yakınlık
duyduğum takımın derbi karşılaşmaları, A milli
takımın önemli maçları filan gibi heyecan
duyabileceğim maçları izlemeyi seviyordum. Ama
naklen. Banttan bir maçı izlemeye
dayanamıyordum. Goller, güzel hareketler, ilginç
pozisyonlar iyiydi de, yorumlar ve analizler
gereksizdi. Berabere, hele hele golsüz berabere
biten bir maçın özetine bile dayanamıyordum.
Kumarı, balık tutmayı ya da avcılığı sevmediğim
gibi, futbolun da "hadi bakalım rasgele, belki
güzel bir hareket olur" beklentisini
sevmediğimi, hayatımı zamanı belirsiz olumlu
sürprizleri bekleyerek geçirmek yerine,
keyiflerin daha garantili olduğu konulara
yönelik yaşamayı seçtiğimi anladım.
Artık bir aile babasıyım ve çok daha kabul
edilir bir tercih bu. Bekarken ve bekar
arkadaşlarlayken açıklama gerektiren
eksikliklerim, (benchmarking talepleri de dahil)
büyük kalite ödüllerine aday olmaya başladı.
Pazar ve Pazartesi akşamları, diğer geceler
gibi, seyretmeye değer özel bir şey yoksa kapalı
duruyor televizyon. Kitap okuyor, bu tür yazılar
yazıyorum. Baskı bitince ben de kendimi aştım.
Arada bir ve özellikle bu yıl "golleri" izlemek
için haberlerin sonunu izlediğim oluyor. Yabancı
takımlara giden Türk futbol adamlarının transfer
dedikodularını takip ediyorum. Hatta iki derbiyi
naklen seyrettim, teknik aksaklıklar nedeniyle
üçünün de dakika ve gollerini takip ettim.
Hala ezbere onbir sayamıyorum. Ama daha fazla
gayret gösteriyorum. Çünkü sorumluluklarım var.
Kendi tercihlerimi empoze etmekten korktuğum ve
özgürlüğümü ödünç verdiğim çocuklarım, bakalım
neyi tercih edecekler ve tercihlerini cesur ve
dürüstçe yaşayabilecekler mi?
Kaynak : www.erkekadam.com
|
|