|
|
|
 |
Doğal Davranmak / Derin Gezer
Bir buçuk sene önce nişanlımdan ayrıldım.
Nişanlanmadan önce yalnız yaşamaktaydım ve evim,
çok sevdiğim erkek veya kız arkadaşlarımla dolar
taşardı. Nişanlımla da böyle bir toplantıda
tanışmıştım zaten. O gece böyle kalabalık
partilerden ve insanlarla birlikte olmaktan çok
hoşlandığını söylemişti. Çok sevinmiştim. Ancak,
biz birlikte olmaya başladıktan sonra, bizim eve
gelip gitmeler seyrekleşti ve işte "-Çok
yorgunum!"; ya da, "-Şimdi çağırma onları!" gibi
seslerin telefon konuşmalarının arka
planlarından duyulmaya başlaması ile, bu
partilerin kısa bir süre sonra bıçak gibi
kesilmesi bir oldu.
Bizim eve kendiliğinden gelen insanları, bu
sefer ben arayıp davet eder olmuştum. Eski
dostlarımla görüşmek için, balık alıyor, ızgara
partileri düzenliyor, olmadı yüksek volümlü eski
stil -elektro gitar, anfi ve vurmalı çalgıların
da yer aldığı- partiler düzenliyor, fakat bir
türlü sonuç alamıyordum. Bu tür geceler,
nişanlımın "-Kusura bakmayın çok yorgunum ben
yatıyorum" ya da benim "-Hayatım misafirlerle
hiç ilgilenmiyorsun!", şeklinde ki sessiz, ama o
nispette tehlikeli mesajların, yarattığı
sevimsiz bir hava ile bitiyordu. İşin büyüsü
kaçmıştı, kimse gelmiyordu artık. Biraz cesaret
gösteripte gelenler, nişanlımın doğallıktan
uzak, patroniçe edalarına dayanamayıp bir daha
gelmemek üzere çıkıp gidiyorlardı. Erkek
arkadaşlarımı çok özlemeye başlamıştım. Nişanlım
bunu farkettikçe, daha da hırçınlaşıyor ve
sanırım diğer arkadaşlarımı kıskanıyor ve sadece
kendisine ait olmamı istiyor, beni kaybetmekten
korkuyordu.
Ben se, diğer arkadaşlarımla her konudan
konuşabiliyor, gerektiğinde ulu orta küfür
edebiliyor, hatta çekinmeden tartışmalı
kavgalara giriyor, kavga edip hemen aynı gün bir
iki saat sonra barışabiliyordum. Ama nişanlımla
durum farklı idi. Her tartışma ya da kötü
hadiseden sonra içimde o tanıdık derin burkulma.
Pişman olup özür mü dilesem, haklı olduğum için
dirensem mi, arasındaki o pis çelişki.
Terkedilme ya da cezalandırılma korkusu. Basit
bir tartışma, feci bir hale dönüşebiliyordu bu
şekilde. Aradan iki sene geçti ve ayrıldık.
Ben nişanlımdan ayrılır ayrılmaz, eski
arkadaşlarım da sanki bunu bekliyormuş gibi,
hepsi bizim eve doluştular. Eski günler başladı.
Bir arkadaşım Doçent ve yarışmacı mimar, diğer
bir arkadaşım ise aynı fakültede Doktor. Bizim
evde çok sıkı bir seviye tutturduk. Her hafta en
az üç gün bizim evde toplanıyor, mantı
pişiriyoruz. Muhabbet acayip güzel. Doçent olan
arkadaşım'ın "GAAAK" diye bir geğirmesi varki,
bayılırsınız. Diğeri ise başından geçen tüm
zamparalık hikayelerini, bire bin katarak öyle
rahat ve kendinden geçerek anlatıyor ki bütün
gece onu dinleyebilirsiniz. Tiyatroya gitmeye
gerek yok. Balık kızarttığımızda ise, soğanın
üzerine bir yumruk, haşır huşur, soğanla ne
güzel gidiyor kızarmış balıklar. Elle yiyoruz
balıkları ve kılçıklarını da masanın üzerinde
bırakıyoruz bir süre. Kİmden, ne kadar ve ne
için hoşlandığımızı, rahatça paylaşabiliyoruz.
Şimdi, bazı hanım okurlarımızın "-Aaaa, pis
herifler!" dediğini duyar gibi oluyorum. Ancak
şunu belirtmeliyi ki, bu arkadaşlar toplumda çok
önemli yerlere gelmiş, çok saygıdeğer insanlar.
Siz Doçent olan arkadaşımı bir sempozyumda, ya
da bir resim sergisinin açılışında görün. Ya da
doktor olan arkadaşımızı, büyük bir holding de
bir iş toplantısında görün. Kendinizi
alamazsınız.
Şimdi bu farklılık nereden kaynaklanıyor diye
düşündüğümde aklıma şunlar geliyor.
Biliyorsunuz, insan doğal haliyle çıplaktır.
Ancak doğa karşısında zayıftır ve zor şartlara
karşı korunmak için giyinir. Yazın ince bir
tişort yeterli iken, hava soğudukça, kendisini
koruyacak daha kalın giysiler seçer.
Davranışlarımız da giysilere benziyor bence.
Kimi davranışları, giysilerimiz gibi, içinde
bulunduğumuz sosyal ortamların sıcaklık
derecelerine göre seçiyoruz.. Kendimize yakın
bulduğumuz ortamlara, daha sıcak ortamlara,
doğal halimize daha yakın, daha ince bir giysi
ile çıkabiliyoruz. Sosyal olaylarda ise, dış
etkenler bizim için ne kadar tehlike arzediyorsa,
davranışlarımız da doğal halinden o kadar
uzaklaşıyor ve böyle ortamlarda daha "kalın" ve
doğallıktan uzak davranışlar seçiyoruz. Bir iş
toplantısı, ya da mesleki açıdan hayati bir önem
arzeden bir sempozyum bizim için sosyal
tehlikeler arzedebilir. Bu tür ortamlarda niçin
bu kadar formal ve doğallıktan uzak olduğumuzu
da bu şekilde açıklayabiliriz.
Buna göre, bir insanın en doğal olduğu -ya da
olması gerektiği- kişi hemen tahmin edileceği
üzere, herhalde aslında eşi olmalıdır. İnsan
sadece eşinin yanıda tamamen soyunur, çıplak
kalır ve doğallığın en üst düzeyini yaşar. Yani,
en güven duyulması gerken kişi, aslında kişinin
eşidir. Ancak eşlerine bu derce güven
duyamayanlar, birbirlerine bu doğal davranışları
sergileyemezler, ve eşleriyle bir arkadaş
toplantısını bile paylaşamazlar.
Tatlı ve örnek ilişki olarak hep dedemle
anneannemin ilişkisi gözümün önüne gelir.
Hatırlıyorum dedem, dükkanında erkek arkadaşları
ile nasıl konuşuyorsa, eşinin yanında aile
toplantılarında da öyle konuşurdu. Davranışları
gerek dükkanda, gerek evde bir farklılık
göstermezdi. Annanemin de, kadın arkadaşlarının
yanında, dedemin yanında davrandığından farklı
bir şekilde davrandığını görmedim. Her ikisi de
insanlarla birlikte olduklarında, bu
doğallıkları yüzünden sevilirler, etrafa sevgi
ve güven yayarlardı. Hatırlıyorum, tüm sülale,
yalovaya plaja gidildiğinde, açık saçık
espriler, takılmalar, herkes pür neşe, sevgi
yumağı halinde dönülürdü.
Ne zaman ki, insanlar, ilişkileri bir iş ve
gelecek garantisi olarak görmeye başlıyorlar,
işte o ilişkiler de doğallıklarını yitiriyor.
Kaybedilmesinden korkulan sosyal statü, ya da
kazanılan maddi değerleri yitirme korkusunun
yarattığı tehlike hissi, insanların özellikle
eşlerin bile, birbirlerine yabancılaşmasını
sağlıyor. Doğal davranışları engelliyor, ve
kişiler birbirlerine karşı kalın giysiler
giyiyorlar. Örneğin hanımının parası ve sosyal
statüsü için evlenmiş olan bir arkadaşımın,
eşine, kendi doğal halinden ne kadar uzak ve
temkinli davrandığını hep izlemişimdir. Yazıktır
ki insanlar doğallıktan uzak bu davranışlar
manzumesini "saygı" kavramı altında
klişeleştirip, savunarak, aslında duydukları
derin acıyı hafifletmeye çalışıyorlar.
Bizim evde ise, nişanlım gittiğinden beri
doğallığın, dostluğun, sevginin, birlikteliğin
hası yaşanıyor. Erkek erkeğe çok mutluyuz demek
değil amacımız. Karşı cinsin karşısında doğal ve
olduğumuz gibi görünebilme isteği bizimkisi. Bu
doğallık hissine yakın hanımları aramıza alma
çabalarımız sürmekte. Aramıza katılanlardan
bazıları, başlangıçta bu samimiyet ve
doğallıktan ürküyorlar, ancak zamanla bu
doğallık onlara da yansıyor ve bu farklılığımız
onları baştan çıkarıyor, bize bağlıyor, bizi
daha çok seviyorlar ve mutlu oluyorlar. Ancak
onlara daha hala elle balık yedirtemedik, itiraf
etmeliyim.
Sonuç olarak, eşler ve karşı cinslerin
birbirlerine gösterdikleri doğallıktan uzak
davranışlar, ya bir güven, ya da doğal olmayan
bir beklenti sorunu olarak karşımıza çıkmakta.
Samimiyet ve çıplaklık düzeyinde bir paylaşımı
olanaksız kılan bu durum, erkekleri mahalle
kahvesine, ya da o malum iş toplantılarına,
kadınları ise konken, ya da altın günlerine
sürüklemekte...
Kaynak : www.erkekadam.com
|
|