|
Bir ara, bir dizi-yazı hazırlarken ünlülere aşk
ve kadın-erkek ilişkisi konusundaki görüşlerini
sormuş, Tan Oral'dan çok ilginç bir yanıt almıştım
"engel"i tanımlamada. Aşkta engel ne kadar büyükse,
aşk da o kadar büyük oluyordu. Günümüzde "vahdet-i
vücut" anlayışı, ekonomik bir boyut kazanıyor yeni
engellerle. Fabrikatör delikanlıyla işçi kızın,
kolejli kızla otobüs şoförünün aşkları, magazin
basınında, filimlerde, fotoromanlarda, çok-satan
kitaplarda hâlâ okuyucu, seyirci buluyor; geleneksel
aşk izleğini çağdaş birtakım ayrıntılarla,
yöntemlerle ama aynı melodram kalıpları içinde hızla
eskitiyor : verem yerine kanser, kara humma yerine
şizofreni, attan düşme yerine uçak kazası. Ne
farkeder? Kişiler, birey olmadıktan yalnızca
sınıfsal özellikleriyle sivrilen birtakım kuklalar
katına indirgendikten sonra?
Üstünde durulmamış bir engel daha var. On
dokuzuncu yüzyıl Türk romanlarına baktığımızda,
aşk'ın toplumumuzda hep kapalı bir mekanda kaçamak
yaşandığını görüyoruz, yalnız o kadar da değil,
kapalı bir çevrede, dar bir aile çevresinde. Halit
Ziya romanlarında zaman zaman "fücur' kapsamına
giren aşklar, dar bir çevrede yaşamanın sonucu,
kişinin sevgiliyi en yakındakiler arasından seçme
zorunluluğunu açık seçik koyuyor ortaya. Batı
romanlarının çoğunda da öyle ya. Diyeceksiniz ki
günümüzde pek mi değişti koşullar? Yok canım.
Çevrenin kabuğunu zorlamayı gözümüz yemiyor pek.
Aşktaki serüven payını yok sayıp güven verici
sığınaklar arıyoruz. ( Kimbilir belki de bildiğimiz
kötülükleri bilmediklerimize yeğlediğimizden.) Belki
de o yüzden aşk'ı yasal ve yasak olarak ikiye
bölmeyi seviyoruz hala. Sıfatsız bir aşkı
benimsemiyoruz. Evliler devlet denetiminde; evsizler
bekçi denetiminde sevişmeye çalışıyorlar. Maşeri
aşk, kişisel aşka her zaman baskın çıkıyor, toplum
yararına, aile yararına belli sevişme kalıpları
sürecek kadar küstahlaşıyor. Din baskılarının
yanısıra Doğu mazohizmi de bindirmiyormu, artık
aşktan hayır bekleyin. Günümüzde aşk,
yeni-çileciliğin en büyük araçlarından biri. Yalnız
arabesk şarkıların sözlerine bakmayalım, en tutulan
günümüz Amerikan şarkılarından biri de şöyle diyor:
"Aşıklar artık sonsuza kadar birlikte kalamıyorsa,
sonsuzluk neye yarar?" Buyurun aşkınızı, yani aşk
güvencenizi, hem de ömür boyu. Buyurunuz birlikte
baş koyulacak yastığınızı!
İncelik göstermek zaaf sanılmasa, her ilişkinin
kendine özgü ve benzersiz incelikleri
keşfedilebilirdi azıcık bir çabayla. Bence aşk bir
yatırım olmamalı asla: ne siyasal, ne yazınsal.
(Aşkı yatırımlaştıran aşıklardan Sartre ile
Beauvoir'ı, Elsa ile Aragon'u saymayalım) Aşk
biticidir, o yüzden üretkendir, hızlıdır mutluluk ve
özgürlük kazandırıcıdır. Bir bedeni keşfetmek
önemsiz bir keşif mi? İlle de ansiklopedilere
geçecek bir keşif mi gerek?
Ne var ki gözümüz doymak bilmiyor. Bu eğilim de
kişisel aşkı küçümseyip ortak, ortalamalı cinselliği
abartmaya götürüyor bizi, yeni bir bölünmeye, yeni
bir çarpıklığa. Herşeyin sarktığı bir toplumda aşkın
da sarkması doğal tabii. Hele bir yaştan sonra,
saydığı kadınla sevişmeyi doğru bulmayan, seviştiği
kadını saymamayı ilke haline getiren erkekler
arasında yaşıyorsanız, içinizdeki aşk tohumundan
vazgeçmeyi deneyebiliyorsunuz. Çiçekleri suluyor,
kedileri doyuruyor, kitap okuyorsunuz. Aşkı
çalışmanıza taşıyorsunuz. Biraz kırık-dökük, biraz
kısır bir dünyada yaşamayı, ilişkiyi yozlaştırışıyla
kişiye dehşet veren, serüvensiz bir dünyada yaşamaya
yeğliyorsunuz.
Dünyayla flört ediyorsunuz. "Ki yaşamak, hiç
durmaksızın flört etmek değil midir?" Eski aşk
tanımının yeni biçimini de tanıyorsunuz. Birbirinin
benliğinde erimek yerine bir istencin -baskın olan
istencin- öteki istenci kendinde eritmesi. "Bizi
aşktan koru!" diye basbas bağırmıyorsunuz, zaten tek
vazgeçemediğiniz, bu umarsız vazgeçemeyiş oluyor
yine de. Üç günlük sıkı ve sürekli bir uykunun,
onarmayacağı yaraların üçü-beşi aşmadığını
biliyorsunuz. (Bir İngiliz, müshil öneriyor aşk
sağaltımında.) Canım çok sıkılıyor, "Aşk olsun"
diyorsunuz.
COGİTO BAHAR 95
AŞK OYUNU
Görüntüsü ya da yaptığı iş dolayısıyla pek çok
insanın platonik aşkı ve beğenisine sahip kişilerin
bir kısmı, istenmeme ve vazgeçilmeyi
kabullenemezler. Aşk onlar için; kurallarını
kendilerinin koyup yönettiği, başlangıç ve bitişini
kendilerinin belirlediği bir oyundur. Bir yolunu
bulup sizi bu oyunun içinde olmaya zorlarlar. Sizi
etkilemeyi başardıktan sonra kendilerini geri çekip
sizin acı çekmenizi seyretmeyi beklerler. Siz oyunu
farkedip kendinizi geri çektiğinizdeyse artık bir
oyunda değil size karşı açılmış bir savaşın içinde
bulursunuz kendinizi. Bir de onu sevmediğinizi ya da
beğenmediğinizi ifade ettiyseniz, her zaman ilginin
ve sevginin doruk noktası olmayı iş edinmiş
oyuncularımız, düşünceleriniz ve inançlarınızdan
dolayı size antipati duyan bilumum insanları da
yanlarına toplayarak tüm gücüyle hücuma geçerler.
Artık siz bir düşmansınızdır. Size tek doğruları
olmayan şahıslar sizi önce yalancı ilan ederler,
ardından küfürler gelir. Neden böyle davrandıklarını
sormak amacıyla kendilerine gidişlerinizden sadistçe
haz duyarlar. Karşı cinsten birisiyle herhangi bir
diyaloğunuza tahammül edemeyip bunu engellemek için
ellerinden geleni yaparlar. Sürekli kendilerini
düşünmenizi arzuladıklarından bulunduğunuz her
yerdekarşınıza çıkarak duygusal anlarda paylaşılan
çok özel sözcükleri ortalığa saçarlar. Sizi sürekli
aşağılayarak küçük düşürmeye çalışırlar. Size
yüklemek istedikleri kötü imajın yaratılması için
sebepler üretip ortamlar hazırlarlar. Uygunsuz
yollarla çok özelinize dalıp kişiliğinizi,
yaşamınızı ve geçmişinizi irdeler, attığınız her
adımdan haberdar olur, bunu da size hissettirmekten
büyük zevk duyarlar. Artık sabrınız taşarak onlara
kendi dillerinden karşılık vermeye
başladığınızdaysa, tüm hayatınız onların yorumuyla
yalan yanlış baştan yazılıp yayınlanır. Bütün bu
yoğun uğraşlarla beraber diğer tarafta topluma
duyarlılık, ahlak, dostluk, sevgi, aşk mesajları
vermeye devam ederek hayran kitlelerini arttırmaya
devam ederler. Bu kişilerde, karşısındakinin, gözünü
çıkardığında, saçını çektiğinde, kolunu kopardığında
hiçbirşey hissetmeyecek yapay oyuncak değil, canı
yanabilecek bir insan olduğunu göremeyecek kadar
gözünü kör eden, hastalıklı egolarıdır...
Duyarlılık yürekte doğar, ne ile ilgili olursa
olsun ya kim yaparsa yapsın haksızlıkları
boşverememekle kendini gösterir. Eğitim, yabancı
diller yada çok kitap okuma yoksunluğunsa
boşveremediklerinle mücadelendeki güç eksikliğindir.
Gönderen : Hülya
AŞKA DAİR
Neler söylenmedi ki, neler yazılmadı... Ne acılar
yaşandı, gönüller kırıldı, acıyla sarsıldı yürekler,
bazen yüreğinde duyduğu sevincin ağırlığını dahi
taşıyamadı.. Ama herşeye rağmen aşk olgusu dimdik
ayakta. Hiç bitmez tükenmez bir yaşam kaynağı. Peki
ünlüler neler söyledi onun için...
Balzac:İlk aşk aşı gibidir. İnsanın ikincide
hastalanmasını önler...
Rousseau:Aşk mektubuna başlarken ne
söyleyeceğimizi bilemeyiz. Bitirirken de ne
yazdığımızın farkında olmayız....
Shakespeare:Sevgililerine aşklarını itiraf eden
kadınlar, en az seven kadınlardır...
Eflatun: Aşk, en tehlikeli bir ruh
hastalığıdır...
Aziz Nesin:Yenilen taraf aşık olur...
Yakup Kadri:Hiçbir kadın yoktur ki " Seni
Seviyorum " sözü karşısında hissiz kalsın...
Katherine Hepburn :Aşkı bilenler normal
kadınlardır...
Oscar Wilde:Erkekler kadınların ilk aşkı,
kadınlar erkeklerin son aşkı olmasını ister...
İngiliz Atasözü:Aşk için evlenen Istırapla
yaşar....
Kontes Nathalie:Aşk, bir kişinin yararına, iki
kişinin ortaklığıdır..
Paul Geraldy:Sevmek güzeldir. Bir daha sevmemek
daha güzeldir...
Marcel Proust:Aşık olmayanlar, mükemmel bir
erkeğin sıradan bir kadın yüzünden niçin ızdırap
çektiğini anlayamazlar...
Askin Türleri
--------------------------------------------------------------------------------
Ilk ask
Ne yaparsaniz yapin, ilk askinizi unutmaniz
mümkün degildir. Yillar sonra dönüp, "ben ona nasil
asik olmustum acaba" diye pismanlikla karisik garip
bir duygu da yasayabilirsiniz, olsun. O, size ilk
aski tattirmis, en önemli yasam tecrübelerinizden
birini yasatmistir. Aranizda geçenler aci bile olsa,
dönüp minnetle anacaginiz biri hep var olacak. Daha
ne olsun?
Yildirim ask
Var mi yok mu tartismasinin içinde degiliz.
Diyelim ki var. Demek ki bazilarinin duygulari
yagmur olup yagabiliyormus. Yildirim askla baslayip
yillar süren beraberlikler de var üstelik. Barda
oturan kadini/erkegi görüp "bu aksam nasil yataga
atarim?" diye düsünenlerden bahsetmiyoruz elbette.
Sözünü ettigimiz gerçek yildirim ask. Tek dikkat
edilmesi gereken, sürekli yildirim aska tutulanlarin
genellikle kendi yarattiklari illüzyonun pesinden
kosmalari, gerçekle karsilastiklarinda da yeni bir
illüzyon yaratmalaridir.
Olanaksiz ask
Bazen yolda yürürken rastlariz, bazen en
yakinimizda bulunabilirler. "Bu ikisi bir araya
nasil gelmis?" diye düsünürüz. Kendi basimiza
geldigi de olmustur, pedini saga sola birakan bir
kadin ya da televizyondaki futbol maçini seyrederken
daha önce hiç duymadiginiz küfürler eden bir adam.
Aman Allahim?" dersiniz. Ama olmustur bir kere. Her
askin olanaksiz bir tarafi vardir gerçi, çogunlukla
bunlari görmemeyi yegleriz. Ama bu olanaksiz
taraflar bazen o kadar agir basar ki, askin hem
kaynagi, hem iddiasi, hem motorize gücü, hem de
terminatörü olurlar.
Yasak Ask
Men edilmis, engellenmis ve çogu zaman da
yasadisidir. Ama asigin gözü görmez ki... Belki de
aski ask yapan bu "illegal" tarafidir. Kimbilir?
Platonik Ask
Onu görmek bile sizi heyecanlandirirken, o sizin
yaninizdan, geçip gider. Siz heyecandan sapir sapir
titrerken, o isiyle mesgul olur. O sizin için
hayatinizdaki en önemli kisiyken, siz onun için
siradan birisinizdir. Hem asik hem de salak
hissedersiniz kendinizi... Davranislarindan,
konusmalarindan isaretler alip, umutlanir, bozulur,
küsersiniz. Insanin bir kereligine bu duruma düsmesi,
tecrübesizlikle yorumlanip, bagislanabilir. Ancak,
bir kereden fazla basiniza geldiyse, oturup kendi
hakkinizda düsünmenizde yarar var.
NEDİR AŞK DENİLEN ŞEY?
Aşk cesaret ister, kocaman bir yürek ister.
Aşk hayata karşı işlenilen en doğru suç
ortaklığıdır,
Aşk hayatıntekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en
soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye
yakışmaz.
Ve elbetteAşkı suçlamak, yargılamak, karalamak
inkar etmek de asla yakışık olmaz
Niçin aşk?Nedir bu aşk denilen şey, elle tutulmaz
gözle görülmez bir şeyse nedir bu yaşanan somut
acılar,güzellikler? Tek başına aşkı tanımlamak
herşeyden soyutlamak mümkün mü? Hayır ! Aşk
bugünlerde bazılarına göre plastikten bile yeniden
yapıldı.Dünyada yaşanan suniliğe doğru gidiş aşkın
etrafını sardı.
Nedir şu aşk...? Aşk hayatın bize hazırladığı en
güzel sürprizdir, bu yüzden de kalpleri ne zaman ele
geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile
anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz. Aşk;
en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o, adı
kendisidir zaten. Onu anlatmak için sonu gelmez
cümleler kurmanıza gerek yoktur, "Aşık oldum"
dediğiniz an akan sular durur, küçücük çocuk bile
sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili
tektir.
Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime
neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını
da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı
alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.
Aşk hayata karşı işlenen en güzel ve en doğru suç
ortakIığıdır, aşk hayatın bütün tekdüzeliğine, bütün
sıradanIığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup
kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette yasanılan
aşkı suçlamak ,yargılamak, karalamak, inkar etmek de
aşka yakışık kalmaz. Bu önce haksızlık, kendinize
saygısızlık olur. İnsan sonuna kadar savunmalı
aşkını, karşılık görmesede, acı çekeceğini
hissetsede, yarın terkedileceğini bilsede, ailesini
karşısına alacağını bilsede taviz vermemeli
aşkından, "Seni Seviyorum" diyebilmeli göğsünü gere
gere. Aşk iste o zaman aşktır. Ve bunun dogrusu
yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur, kime
karşı duyuluyorsa bu aşk, doğru insanda işte odur.
Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar
insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir
ayrılığın taze yaralarını kurutmaya calışmanız,bağlılıktan
korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin
hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umrunda değildir.
İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelebilme
yurekliliğidir, belkide yeni hayata geçebilme
yolu...
Aşkın ne zaman gelebileceği belli olmadığı gibi,
ne zaman gideceği de hiç belli değildir. Fazla vakti
yoktur onun, uzun süre beklemeye ve bekletilmeye
tahammülü de yoktur. Bir başka göze bakmaya, bir
başka tene dokunmaya başlaması o kadar da zor
değildir...Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve
doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar
savunun aşkınızı.
Biliyor musunuz, hayat zaten kocaman bir yalan,
bu kadar sahteligin içinde gerçek ve doğru olan tek
guzellik AŞK.!!. Lütfen ona haksızlık etmeyelim.
Var mı yok mu?
Edip Cansever'in çok sevdiğim bir şiiri var:
"Dostlar". "Adam Sanat" dergisinin Ağustos sayısında
salt bu şiiri konu alan bir yazım da çıktı. O boğucu
1971 yılının yazıyla güzüne odaklanan, anı, günlük,
hikâye öğeleri, hatta görsel öğeler içeren şiirde
Cansever bir yerden sonra "İzmirli Sevgili"ye
sesleniyor: ona, İzmir'in eski rıhtımında, "Tenha
bir meyhanede" oturup Aragon'un bir dizesi ve şiir
üzerine konuşmalarını hatırlattıktan sonra şöyle
sürdürüyor: "Biz hayatı şiirden / Şiiri hayattan
özümlemedik mi? / Ölüm de girse araya / Sahici
aşklar kurmadık mı seninle / Tertemiz dosdoğru
aşklar". Daha ilerde aldığı çağrıdan söz ediyor;
"Gelsene diyordu İzmir'deki sevgilim / Son
mektubunda". Sevgili, Kemeraltı kahvelerini
anlatıyor, ince belli çay bardaklarını, 1971
olayları karşısında umutlu olmaya çağırıyor,
"havalar da soğudu, kendine iyi bak" diye öğütte
bulunuyor. Derken, sonlara doğru, şu beklenmedik
dörtlük geliveriyor: "Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı
/ Yok böyle bir sevgilim benim / Ama dayanıklı, ama
gözü pek, ama umutla dolu / Olunca böyle bir
sevgilim olsun isterdim" Bu döngüsellik bize aşkın o
varla yok arası konumunu hatırlatmıyor mu?
Bir kız arkadaşım, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın büyük
halalarından biriyle evlenmeyi çok istediğini
anlatır durur, hatta "Huzur"un Nuran'ını bu halaya
yakıştırırdı. Ama bu hâlâ kimdi, adı neydi, tam
bilemezdi. Tanpınar'ın ilgisi, ancak o öldükten ve
ünlendikten sonra hatırlanmış, aile için bir övünç
kaynağına dönüşmüştü. İşte sanatçı aşkının "akibet"ine
örnek; bir de Tanpınar'ın yaşarken çektiklerini
düşünün. Nuran, Mümtaz'a doğru biraz yalpalar ama
sonunda tüccar kocaya geri döner, çocuğunu öne
sürerek "rahat"ı seçer. Kim bilir kaç sanatçının
ağırlığı, eserleriyle, iç zenginliğiyle değil, başka
şeylerle tartıya vuruldu. Aksi de görülmedi değil;
işte Piraye Hanım, Nâzım Hikmet'i büyük
mahpusluğunda aşkla bekledi ve son demde yerini
başkasına bırakmak zorunda kaldı. Sanatçı bu, o
çelişkili kişiliğiyle, aşk bozgunu yaşarken de,
fazlasıyla bulurken de öznelliğinin sınırları içinde
savruluyor.
Çoğu kez olağan bir süreç içinde gelişmeyen,
önceden tasarlanmış ve zorunlu görülmüş bir aşk
kavramından oluşturulmuş çarmıha gerilen sanatçı
aşkı, bir kısır döngü de yaratır; varoluşsal bir
acıya narkotik etki yapması umulurken, tam tersine o
acıyı derinleştirir. Zaten genel olarak aşkı aşk
yapan, hedefteki vuslattan çok, yol boyudur,
hasrettir. Hani der ya Fuzulî: "Ah ü feryâdın,
Fuzulî, incidiptir âlemi / Ger belâ-yı aşk ile
hoşnud isen gavgaa nedir?" (Madem ki aşk belasından
hoşnutsun Fuzulî, bu tantana nedir?) Aziz Nesin,
yaşı ilerledikçe daha sık ve yoğun biçimde aşka
sarıldığını söylemişti; bir şeyin elden gider olunca
değerinin arttığını vurgulayarak. Yaşını başını
almış erkek yazarların genç kızlara yönelik
ilgisinde (tersi, olgun kadın delikanlı aşkı daha
seyrek rastlanan bir tema) performans korkusundan
kaynaklanan bir patoloji bulunduğu ileri sürülür.
Vladimir Nabokov'un "Lolita"sında, Yasunari
Kavabata'nın "Uykuda Sevilen Kızlar"ında bu tür bir
patolojinin bakış açısından yayıldığı hissedilir.
Ancak bir yerde haksızlık etmemek gerek; aşk bazen
ölçüleri belli ama çoğu kez soyut bir "temiz
sevgi"yi ön gerektiriyor. Bu saflık, puriten bir
saflık değil, özellikle kapitalist toplumda iş
alanına atılan kadınların -hayır, ekonomik özgürlük
kazanarak değil, sistemin bireyci değerlerine
sarılarak, paranın kirine bulaşarak- yitirdiği
saflık. (Örneğimiz erkek sanatçı olduğundan
kadınları andık, erkeklerin aynı kirlenmeye daha
beter bulaştığı kuşkusuz). Yaşayan bilir; ne yazık
ki aşk "teen" kuşağında ya da 35 yaş sonrasının
burnu sürtülmüşlerinde daha uygun iklim bulabiliyor.
Vuslatla biten
Aşkın yapışık paraziti kıskançlık, sanatçı
aşkında özel biçimlere bürünüyor. "Sevdiğim
kadınları deli gibi kıskandım" diye yazıyor Nâzım
Hikmet "Otobiyografi" şiirinde, eh haydi bu
anlaşılır bir şey (gönlüm de bu noktada onu
kayırıyor), aynı Nâzım Hikmet'in, eşlerinden birinin
başka bir romancının romanını çok beğenmesini
kıskanarak oturup "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim"i
yazmasına ne demeli? Sanatçı, bu duyguyu öylesine
yoğun ve öylesine tekelci biçimde yaşıyor ki, sanat
eserlerinde de en sık ve en başarılı biçimde işlenen
temaların başında geliyor. Alberto Moravia'dan Alain
Robbe-Grillet'ye, sayısız yazar bu konuda romanlar
yayınladılar.
Tabii bütün bunlar, "yol boyu" hikâyeleri;
menzilde işler daha karışık. Aşka büyülü anlamlar
yüklemiş ama vuslat menzilinin tadını hiçbir zaman
tam çıkaramamış bir sanatçı, Cesare Pavese bile
"Yaşama Uğraşı" adlı günlüğünün bir yerinde şöyle
yazıyor: "Kaderin amansız oluşu değildir sorun;
çünkü insan bir şeyi inatla isterse, onu elde eder.
Korkunç olan, istediğimiz şeyi elde ettikten sonra
ondan bıkmamızdır." Burada aşka ya da cinselliğe
ilişkin bir dokundurma yok, genel olarak her şeyi
kast ettiği söylenebilir. Ama bir süre sonra günlüğe
şunları da düşüyor: "Evli bir adamın bile cinsel
hayatına bir çözüm bulamamış olması sevindirici,
avutucu bir düşünce. Evlenen adam bu zevki artık
namusuyla ve huzur içinde tadacağını umar, oysa çok
geçmeden karısından bıkar, onu gördüğü zaman bir
orospuyu görüyormuşçasına boğuntuya kapılır. Sonra
da, nasıl olsa onunla geçinemeyeceğini anlar". Oysa,
daha bir kaç yıl önce günlüğüne şunları da yazmıştı:
"Bizim istediğimiz bir kadına sahip olmak değil, o
kadına sahip olan tek erkek olmaktır." "Normal"
insan, vuslatla aşkı yitirince hayat arkadaşıyla bir
çeşit işbirliği oluşturarak, beraberliğe başka bir
anlam verebilir. Aşka ihtiyacını mutlaklaştırmış
sanatçı ne yapacak? Neruda, büyük aşkı, eşi Matilde
ile aşklarının zaman zaman yeniden alevlendiğini
yazıyor.
Aragon ile Elsa'nın "moruk" halleriyle el ele bir
fotoğraflarını da hatırlıyorum, hatta bozuştuğum bir
sevgiliye postalamıştım. Çoğu sanatçı ise, işte
Nâzım Hikmet'in yaptığı gibi, kül karıştırmaktansa
başka ateşlere koşmayı seçiyor. Sanki her şey,
hayatın saçmalığıyla baş etmek bakımından şanslı
kişiler arasında fetihçi, oyuncu ve sanatçı ile
birlikte Don Juan'ı da anan Albert Camus'yü doğrular
gibi.
Simone de Beauvoir, ünlü "Kadın" üçlemesinde
"seven kadın"ın erkeklerden farklı, kimi özgül
yanlarına dikkati çekiyor ama aşkı sadece üreme
içgüdüsünün gereği olarak değil, aynı zamanda esin
kaynağı olarak görmek bakımından kadın sanatçıların
karşı cinsten belirgin bir farkı yok. Fark, ifade
biçiminde ortaya çıkıyor; kadın sanatçı coşkusunu
gemlemek zorunda kalıyor. Belki o yüzden onlardan
daha az şair ama daha çok hikâyeci ve romancı
çıkıyor. Örnekleri hep edebiyattan verdim, öteki
sanatlar açısından da benzer dağılımlar, tercihler
var. Aslında sanatçı aşkı ya da genel olarak aşk
üzerinde konuşurken, ortaçağ sonrasında, şehir
hayatının kurumlaşmasıyla belirmeye başlamış, sanat
eserleriyle pekişmiş bir olguya sabit anlamlar
yüklediğimiz söylenebilir. Oysa, her kavram gibi
aşkın da tarihi ya da toplumsal bir sabitliği yok.
Zola'nın "Germinal"inde, Gorki'nin eserlerinde
proletaryanın yaşadığı aşkların, bu ortalama aşkla
benzer yanları kadar, farklı yanları da var.
Sözgelimi mülkiyet düzenini pekiştirmeye yönelik
olan ve burjuva dünyasının ortalama aşk anlayışını
oldukça belirlemiş olan (sakatlamış da diyebiliriz)
puriten ahlak anlayışı, bu mülksüzler arasında pek
geçerli değil. Yarının dünyasında geçerli aşk
ilişkileri de bugünden kestirilemez. Ama şimdilik
öyle ya da böyle, "Giderek solan A'sı kadar
yaşanıyor aşk / Ş'ye geçse alkol gibi olurdu zaten".
TAHİR ABACI - 17.10.1999 Radikal
|